Ben İki, Azrail Sıfır
İnsanlığın, bildiğim kadarıyla, tuhaf bir kutsalı var: söz dinlememek. Hepimiz kendi içimizde bir şeyleri duymayı, birilerinin söylediklerinden ders çıkarmayı bazen çok geç öğreniyoruz. Bazılarımızsa hiç öğrenemeden çekip gidiyor bu hayattan. Bir de içimize attıklarımız var. Kimseye anlatamadıklarımız, anlatsak da anlaşılmayacağını düşündüklerimiz, gece yatağa başımızı koyduğumuzda tavana bizimle beraber bakanlar… Onları bazen bir sigarayla, bazen bir kadehle, bazen de bize iyi gelmediğini bile bile tükettiğimiz şeylerle süslüyoruz. Sanki insan, içinde taşıdığı acının yanına küçük zararlar koyunca büyük olanı daha kolay taşıyabiliyormuş gibi. Babaannemin benim için söylediği bir söz vardı: “Kulağına laf yatmıyor bu çocuğun.” Galiba büyürken bu cümleyi bir eleştiri değil de görev gibi algıladım. Ne olacaksa olsun diye yaşayanlarla “Aman, dikkat edelim kendimize,” diyenlerin arasındaki o bitmek bilmeyen savaşta kimin kazanacağını bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: İnsan, başına geleni unutuyor. Hem de korkunç bir hızla. Daha dün korkudan ellerimiz titrerken bugün hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam edebiliyoruz. Ölüm kapının önüne kadar geliyor, şöyle bir içeri bakıyor, sonra gidiyor. Biz birkaç gün uslu duruyoruz. Kendimize sözler veriyoruz. Bundan sonra başka yaşayacağımızı, kendimize dikkat edeceğimizi, sevdiklerimizin kıymetini bileceğimizi söylüyoruz. Sonra zaman geçiyor ve yine aynı biz oluyoruz. Bir arkadaşıma bir keresinde, “Bu hayatın bana bir kanser borcu var,” demiştim. Bazen yaktığım sigaraya bakıyorum. Bana verdiği zararın farkına varıp daha yarısına gelmeden söndürüyorum. “Ne yapıyorum ben?” diyorum kendi kendime. Sonra yeniden hayatın içine karışıyorum. İnsanların söyledikleri, söylemedikleri, yaptıkları, yarım bıraktıkları, içimde açtıkları küçücük yaraların zamanla nasıl büyüdüğü geliyor aklıma. Garip bir şekilde, hayatın insana verdiği zararın yanında o sigara bir anlığına masum kalıyor. Bir tane daha yakıyorum. Bu yazı da öyle zamanlardan birine denk geliyor. Yürüyorum. Kulağımda çok sevdiğim bir şarkı var; sanki her notasında mezarımı biraz daha kazıyor. Elimde sigara, dumanı yüzüme vuruyor. Bütün bunlar uzun zamandır tekrarladığım tuhaf bir ritüelin parçaları gibi geliyor bana. Bazen durup insanları izliyorum. Bir yere yetişmeye çalışanları, telefonda kavga edenleri, bir köşede kahkaha atanları, ağladığını kimse görmesin diye başını başka tarafa çevirenleri… Herkesin bir telaşı var. Herkes bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyor ama hiçbirimiz neye yetişmeye çalıştığımızı tam olarak bilmiyoruz. Çünkü kimse saatini bilmiyor. Kimse önünde kaç sabah kaldığını bilmiyor. Kaç kere daha sevdiği birinin sesini duyacağını, annesinin ya da babasının yüzüne kaç kere daha bakacağını, bir dostuyla kaç kere daha aynı masada oturacağını bilmiyor. Kaç kahve daha içeceğimizi, kaç şarkıyı yarıda bırakacağımızı, kaç sokaktan son kez geçeceğimizi bilmiyoruz. Belki insanın en büyük yanılgısı da bu: Yarını, bize verilmiş bir hak sanıyoruz. Birine sarılmayı erteliyoruz. Özür dilemeyi erteliyoruz. “Seni seviyorum,” demeyi erteliyoruz. Gitmek istediğimiz yere gitmeyi, yapmak istediğimiz şeyi yapmayı, hatta bazen sadece mutlu olmayı bile erteliyoruz. Sonra bütün bunların adına hayat diyoruz. Peki gerçekten bizim için önemli olan yaşamak mı? Sorsan hepimiz hayatımızı seviyoruz. Ölmekten korkuyoruz. Fakat yaşarken kendimize yaptıklarımıza bakınca insan ister istemez düşünüyor: Biz ölmekten mi korkuyoruz, yoksa bir gün gerçekten hiç yaşamamış olduğumuzu fark etmekten mi? İçimize attığımız her şeyi bir kenara bırakabilsek belki başka insanlar olurduk. Belki yüzümüze vuran mutluluk, bir çiçek bahçesinde yürürken tenimize değen güneş gibi olurdu. Daha çok sarılır, daha az kırardık. Daha çok “iyi ki” biriktirip daha az “keşke” taşırdık. Ama insanız işte. Bir şeyleri kaybetmeden kıymetini anlamakta pek başarılı değiliz. Sanki sahip olduğumuz her şey sonsuza kadar bizimle kalacakmış gibi hoyrat davranıyoruz. Sonra biri gidiyor, bir şey bitiyor, bir kapı kapanıyor ve o zaman dönüp bakıyoruz. Oysa bazen dönüp baktığımız yerde artık kimse olmuyor. Kaç günümüz kaldığını bilmeden yürüyoruz bu hayatın içinde. Güldüğümüz her gün biraz yaşamış oluyor, ağladığımız her gün sona biraz daha yaklaşıyoruz. Yine de saat işliyor; biz hazır olsak da olmasak da. Bir gün sevdiğimiz bir şarkı son kez çalacak. Bir sigaranın dumanı yüzümüze son kez vuracak. Birinin yüzüne son kez bakacağız ve bunun son olduğunu bilmeyeceğiz. Bir kapıyı son kez kapatacağız, bir sokaktan son kez geçeceğiz, bir arkadaşımızla son kez güleceğiz. Belki annemiz bizi son kez arayacak, belki babamızla son kez aynı masaya oturacağız. Telefonu kapatırken, masadan kalkarken, kapıdan çıkarken hiçbirimiz içimizden “İşte bu sondu,” demeyeceğiz.
Belki hayatın bütün acımasızlığı da burada saklı: Sonların, son olduğunu bilmeden yaşanmasında. İnsan hep büyük vedalardan korkuyor. Oysa hayat çoğu zaman bize veda etme şansı bile vermiyor. Bazı insanlar hayatımızdan bir kapıyı çarpıp çıkarak değil, sıradan bir salı günü “Sonra konuşuruz,” diyerek gidiyor. Bazı anılar yaşanırken anı olduğunu belli etmiyor. Bazı sarılmaların son sarılmamız olduğunu ancak kollarımız artık boş kaldığında anlıyoruz. İşte o zaman insanın içinde cevabı olmayan o soru beliriyor: Bilseydim, farklı davranır mıydım?
Muhtemelen davranırdım. Daha uzun sarılırdım. Telefonu biraz daha geç kapatırdım. Acele etmezdim. Kırgınlığımı birkaç dakika daha cebimde tutup sevdiğim insanın yüzüne biraz daha bakardım. Belki haklı olmaktan vazgeçerdim. Çünkü bazı insanların ardından haklı çıkmanın hiçbir anlamı kalmıyor. Bazı tartışmalar kazanılıyor ama insan kaybediliyor.
Belki de mesele kaç yıl yaşadığımız değil, bize verilen yılların ne kadarında gerçekten orada olduğumuz. Kaç sabah uyandığımız değil, kaç sabah uyandığımıza sevindiğimiz. Kaç insan tanıdığımız değil, kaçının kalbine gerçekten dokunduğumuz. Çünkü sonunda insanın cebinde biriktirdiği günler kalmıyor; hatırladığı birkaç ses, birkaç koku, birkaç masa, birkaç kahkaha ve keşke biraz daha uzun sürseydi dediği birkaç güzel an kalıyor. Bugün hâlâ buradaysam, hâlâ yürüyebiliyorsam, kulağımda sevdiğim bir şarkı çalıyor ve duman hâlâ yüzüme vurabiliyorsa skor şimdilik değişmedi.
Ben iki, Azrail sıfır.
Ama ikimiz de biliyoruz: Bu maçın uzatmaları yok.
Bir sonraki maçta görüşmek üzere.
Beğendiyseniz paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.