Deneme 4 dk okuma

Bir Kaldırım Taşının Hikâyesi

Herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı, kimsenin kimseye gerçekten bakmadığı bir kaldırımdayım şimdi. Hayat, bütün telaşıyla önümden geçip gidiyor. Telefonla konuşan insanlar, birbirinin elini sımsıkı tutan sevgililer, annesinin elinden çekiştirerek bir yerlere yetişmeye çalışan çocuklar… Herkes bir hayatın içinde, herkes bir hikâyenin başrolünde. Kimisi birine kavuşmaya gidiyor, kimisi birinden dönüyor. Kimisi birazdan hayatının en güzel haberini alacak, kimisi belki de son kez duyduğu bir sesi ömrünün geri kalanında unutamamaya mahkûm olacak. Ama kimsenin bundan haberi yok. Herkes yürüyor. Hayat, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.

Bazen düşünüyorum, yanımdan geçen bu insanların içinde neler saklı? Hangisi dün gece ağlayarak uyudu, hangisi sabah aynaya bakıp kendine iyi olduğunu söyledi? Hangisinin içinde kimseye anlatamadığı bir özlem var? Kim, artık arayamayacağı birinin telefon numarasını hâlâ ezbere biliyor? Kim, kalabalığın ortasında bir an durup eskiden olduğu insanı özlüyor? Bilmiyorum. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim. Çünkü insan dediğin, dışarıdan bakıldığında yalnızca yürüyen bir bedenden ibaret. Oysa içinde kaç yarım kalmış hayat, kaç söylenememiş cümle, kaç son kez sarılınamamış insan taşıyor, kimse görmüyor.

Ben de yürüyorum işte. Bir kaldırımın üzerinde, nereye vardığını bilmediğim adımlar atıyorum. Sanki içime yerleştirilmiş bir makine var da bana yalnızca yürümemi söylüyor. Bir adım, sonra bir adım daha… Kaçıncı adımda yorulduğumu, kaçıncı adımda kendimden vazgeçtiğimi, kaçıncı adımda artık hiçbir şey hissetmemeye başladığımı hatırlamıyorum. Sorsalar yaşıyorum derim. Sabah uyanıyorum, yüzümü yıkıyorum, insanların arasına karışıyorum. Gerektiğinde gülüyorum, gerektiğinde konuşuyorum. Bir şeyler başarıyorum, bir şeylere yetişiyorum. Dışarıdan bakınca herkes kadar normalim. Ama insan bazen yaşamaya devam ederken kendi hayatının içinde kaybolabiliyormuş. Bunu öğrendim.

Şimdi önümde, birinin ayakkabısının altında ezilmiş bir sigara izmariti duruyor. Bir zamanlar birinin dudaklarının arasındaydı belki. Bir derdin, bir bekleyişin, belki de son bir umudun eşlikçisiydi. Sonra bitti. Yere atıldı. Üzerine basıldı. Kimse dönüp bakmadı. Garip ama bazen kendimi o izmarite benzetiyorum. Bir zamanlar bir şeylerin parçasıymışım da şimdi herkesin üzerinden geçip gittiği, kimsenin fark etmediği bir yerde kalmışım gibi. Oysa ben de bir zamanlar birinin gözlerinde kendime ait bir yer bulmuştum. Benim de sesimi duymak isteyen biri vardı. Ben de bir zamanlar eve dönerken yalnızca bir eve değil, bir insana dönmenin ne demek olduğunu bilirdim.

Biraz ileride, kendisinden büyük bir kırıntıyı taşımaya çalışan bir karınca görüyorum. Durmadan uğraşıyor. Yükü ağır, yolu uzun ama vazgeçmiyor. Ona bakarken insanın da biraz böyle olduğunu düşünüyorum. Hepimiz bir şeyler taşıyoruz. Kimimiz bir ekmek parçasını, kimimiz geçmişini, kimimiz artık hayatta olmayan birinin yokluğunu. Bazılarımızın yükü dışarıdan görünmüyor. Belki de en ağır olanı bu. Kimsenin görmediği bir ağırlığın altında ezilirken herkese dimdik yürüdüğünü göstermek zorunda kalmak.

İnsan bazen yalnızca yorulmuyor. İçinde bir şeyler sessizce eksiliyor. Önce anlatmayı bırakıyor, sonra anlaşılmayı beklemeyi. Bir süre sonra da kimsenin fark etmemesine alışıyor. İşte en çok bundan korkuyorum. Bir insanın yokluğuna değil, o yoklukla yaşamaya alışmaktan. Bir zamanlar dünyalar kadar büyük olan bir acının, günün sıradan bir parçasına dönüşmesinden. Sabah kahvesi gibi, akşam trafiği gibi, cebimde taşıdığım sigara paketi gibi… Özlemin bile alışkanlığa dönüşebilmesinden.

Bir kaldırımdayım şimdi. İnsanlar yanımdan geçiyor. Bir adam gülerek telefonuna bakıyor, genç bir kadın sevdiği insanın koluna giriyor. Bir çocuk koşarken düşüyor, annesi hemen yanına eğilip dizindeki tozu siliyor. Çocuk ağlıyor, annesi sarılıyor ve biraz sonra hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar. O an fark ediyorum; insanın canı yandığında birinin gelip dizindeki tozu silmesi ne büyük bir mutlulukmuş. Büyüdükçe düşmelerimiz değişiyor ama içimizdeki o çocuk hiç büyümüyor. Hâlâ birinin gelip bizi yerden kaldırmasını, hiçbir şey sormadan sarılmasını bekliyoruz. Bazen bütün mesele bu kadar basit aslında. İnsan, ne kadar güçlü olursa olsun, birinin yanında güçsüz kalabilmek istiyor.

Ben uzun zamandır kendi kendimi kaldırıyorum düştüğüm yerden. Dizimdeki tozu kendim siliyor, canımın yandığını kimse anlamasın diye yürümeye devam ediyorum. Bazen bunun adına güç diyorlar. Oysa insanın başka çaresi kalmadığında yaptığı şeylere güçlü olmak denmemeli. Bazı insanlar güçlü oldukları için değil, tutunacak başka bir elleri olmadığı için ayakta kalıyor.

Ve hayat, bütün bunlardan habersiz akıp gidiyor.

Bir kaldırım taşı kadar sessizim şimdi. Üzerimden geçen ayak seslerini dinliyorum sanki. Kimse durup altında ne olduğunu düşünmüyor. Kaç yağmur gördüğünü, kaç ayrılığa şahit olduğunu, kaç insanın gözyaşını üzerine düşürüp yürümeye devam ettiğini bilmiyor. Belki de insan, zamanla bir kaldırım taşına dönüşüyor. Herkesin hayatına bir anlığına dokunan ama kimsenin hikâyesinde uzun süre kalamayan bir şeye.

Yine de içimde, bütün bu yorgunluğa rağmen ölmemekte direnen küçücük bir umut var. Belki bir gün bu kaldırımda yürürken adımlarımı saymayı bırakırım. Belki bir gün bir yere yetişmek için değil, gerçekten gitmek istediğim bir yer olduğu için yürürüm. Belki bir gün telefonum çalar ve ekranda gördüğüm isim, içimde yıllardır susturamadığım bütün sesleri susturur. Belki bir gün birine anlatacak güzel bir haberim olduğunda, kime söyleyeceğimi düşünmek zorunda kalmam.

Bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, bugün yine bu kaldırımdayım. İnsanlar geçiyor, arabalar geçiyor, mevsimler geçiyor. Birileri kavuşuyor, birileri ayrılıyor. Birileri hayatının en güzel gününü yaşarken birileri yalnızca o günü bitirmeye çalışıyor.

Ben de yürüyorum.

Çünkü bazen yaşamak, mutlu olmak ya da umut etmek değilmiş. Bazen yaşamak, içinde koca bir boşlukla yürümeye devam etmekmiş. Kimsenin duymadığı bir çığlığı göğsünde taşıyarak, kimsenin fark etmediği bir acıyla sabahı akşam etmekmiş.

Ve belki de en acısı, insanın bütün bunlara rağmen hâlâ bir gün her şeyin eskisi gibi olabileceğine inanmak istemesiymiş.

Şimdi bir kaldırım taşının üzerinde duruyorum. Etrafımdan yüzlerce insan geçiyor. Hiçbiri beni tanımıyor, hiçbirinin benim içimde olup bitenlerden haberi yok.

Bir an başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum.

Sonra yeniden yürümeye başlıyorum.

Çünkü kimse bilmese de benim de bir hikâyem vardı.

Bir zamanlar, ben de birinin elini tutarak yürürdüm bu kaldırımlarda.

Ve o zamanlar, adımlarımı saymazdım.

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.