Deneme 4 dk okuma

Kaçtık

Eski Defterden · 21 / 21

Hayatıma o kadar güzel insanlar girmedi. “Zaten çok da yakışıklıyım, her türlü güzel kadınlar hayatımda olur” diyen biri değildim ama hayatıma giren kadınlar benim için hep güzeldi ve güzel olarak kaldı. Biri var ki gözlerine baktığımda beni benden alıyor, sesini duyduğumda tüm dünya susuyordu. Gülüşünde kayboluyordum; o bir papatya ve ben en kuru topraktım. Evet, doğru, senin onu sevdiğin gibi sevdim, haklısın. İzin verirsen devam edeyim…

Yine çok sevdiğim bir dostumun görüşüne göre erkekler üremek için yaratılmıştır der, en güçlü olan her zaman en güzel kadınlarla birlikte olur mantığı yürütüyordu. Bunu duyduğumda aslında oradaki güç, 50 kg damacana sırtlanıp 10. kata çıkartan her-kül değildi; benim için güç zekâydı. Bana göre, evet, 50 kg damacanayı belki kaldıramazdım ama zekâm sayesinde 50 kg damacanayı uzaya gönderecek bir çözüm üretebilirim. Nitekim hayatım boyunca hep çözüm üreten biri oldum; herkese bir çözüm buldum, her çözüm bulduğumda da kendimden kaçtığımı fark ettim, çünkü insanların mutsuzlukları ya da mutlulukları benim kaçmam için bir araç olmuştu. Beynimin bana yaptığı en acımasız durum benim için, çünkü bok gibi bir hayatın içinde tutunmaya çalışırken onu gördüm. Bu bir tanışma evresi gibi gelecek size ama aslında insanlar insanlarla tanışmıyor, insanlar insanların hayatlarıyla tanışıyor ve ben onun hayatıyla tanışmadan hayatımdan gitti. Konumuz neden buraya geldi? Ara ara böyle olacak; dediğim gibi burada yazılanlar benim yaşadıklarım, yaşayamadıklarım üzerine. Evet, sen de çok sevdin, o da çok sevdi, dünyadaki herkes çok sevdi. Peki bu kadar çok sevdiysek eğer neden bu kadar acı çekiyoruz? Neden tüm şarkılar bize duygu yüklüyor? Tabii bir Serdar Ortaç bana anlam yükleyemez ama Tamino’nun “Indigo Night” şarkısı beni ağlatabilir. Dediğim gibi aslında hiçbirimiz sevmedik ya da sevilmedik; zaten bu duyguyu yaşayabilen, “ben yaşadım” diyen benim için yalan söylemiş olur. Bu sevme sevilme, aşk meşk konuları beni yoruyor; biri anlatırken de yoruluyorum, kendim anlatırken de ama anlatmadan da olmuyor. Kaçımız severek ayrıldı bilmiyorum ama birçoğumuz severek terk edildi, ona netim. Şimdi bu yazıyı okurken “bu salak ne diyor” gibi cümleler kuruyorsunuz; işte bu kurduğunuz cümleler de sizin kaçtığınızı gösteriyor. Arkadaşım, kaçmayın, savaşın; sonunda zaten sevişecek olan sizsiniz.

İliklerinize kadar hissedeceğiniz mutsuzluğunuzu güzelim tatlı hayvanlara yüklemeyin, salın kucağınızdaki kediyi köpeği. Bir kere onlara sarıldığınız gibi sarılmayı denediniz mi sizi sevenlere? Ya da bir kediye duyduğunuz sevgiyi, bir köpeğe verdiğiniz şefkati verdiniz mi sizi sevene? Evet, doğru, verdiniz, kesin verdiniz; zaten bir siz verdiniz de biz almadık bu şefkati, sevgiyi. Bu filmlerde oluyor ya hani, imkânsız aşklar, kavuşamama durumu gibi durumlar; yalan onlar, inanmayın, kavuşabilirsiniz. Tabii ben şimdi böyle söylüyorum ama elbette hayatımızda omurgasızlar da oldu, onları da sevdik ama kurunun yanında yaşı yakmayın. Sizin ruhunuzu seven insanları botoks yapıp kaybetmek güzel bir duygu olabilir sizin için ama hayat o kadar kendinizi germek için güzel değil.

Kaç gün daha yaşayacağımızı bilmiyoruz değil mi? Hadi hadi, bu cümlenin devamını biliyorsunuz, ölüm var diyeceğim size. Yüzünüzdeki o tebessümü gördüm ama ölüm filan yok, emin olun; ölümü görecek kadar yaşamadınız. O beyaz ışık denilen ışık da floresan zaten, rahat olun. Kaçmayın geçmişinizden, ben kaçtım hayatım boyunca. Hayatıma giren – ki bu yazıları ona yazıyorum ben –, hiç okumayacağını bildiğim hâlde kendisine de çok söyledim: Kaçmak bir çözüm değil. Ben hayatım boyunca kaçtım geçmişimden, yaşadıklarımdan; insanoğlu ne yaşıyorsa onunla mezara gidecek, toprak olacaksınız. Hani Eşkıya filminde o müthiş sahne var ya, hatırladınız mı?

Cumali (Uğur Yücel): Çok korkuyorum, Eşkıya. Beni bırakma, çok korkuyorum… çok.

Baran (Şener Şen): Korkma, sadece toprağa gideceksin… Sonra toprak olacaksın… Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin… Oradan özüne ulaşacaksın… Çiçeğin özüne bir arı konacak… Belki… belki o arı ben olacağım.

İşte hayat aslında bu: Bir ağaç olmak istiyorum ben, bir ağaç olayım, sen kon dalıma bir serçe gibi; bir çiçek olayım mesela, bir papatya… – Bir sigara yaktım yine ama siz içmeyin. – Hayatımız boyunca hep bu şekilde yaşadık korkularımızla; zaten bu korkularımız yüzünden mutlu olduğumuz zaman bile mutsuzluğumuzun korkusunu yaşamadık mı? Sen neyden korktun bu kadar, benden gittin; neyin mutsuzluğunu paylaşmaktan vazgeçtin ki? Duygusal olarak yükseldim sanırım, ağlayacağım. İşte hayatımıza giren ya da çıkan insanlara bunlardan bahsetmedik. Biz ne yaptık mesela? Kaçtık, saklandık; kafamızı meşgul etmek için işimize, saçma sapan şeylere odaklandık. Zaman geçiyordu ve biz kaçtık. Sonra hayatımıza girmeye çalışan insanlara izin vermek yerine onlardan da kaçtık; sorunlarımız var dedik, iyi hissetmiyoruz dedik ve kaçtık. Mutlu olacağımızı ya da mutlu olmak için çabalamak yerine neden kaçtık?

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.