Mektup 13 dk okuma

Yarın Yokmuşçasına Özlüyorum Seni

Yarın yokmuşçasına özlüyorum seni. Bu cümleyi kaç kere içimden geçirdim bilmiyorum. Kaç gece herkes uyuduktan sonra karanlığın içinde gözlerimi tavana dikip seni düşündüm, kaç sabah uyanır uyanmaz birkaç saniyeliğine her şeyi unutup sonra yokluğunu yeniden hatırladım, bilmiyorum. İnsan bazı acılara alışır sanırdım. Meğer alışmıyormuş. Sadece onlarla yaşamayı öğreniyormuş. Ben de sensiz yaşamayı öğreniyorum işte ama öğrenmek, kabullenmek demek değil. Nefes alıyorum diye geçti sanma. Gülüyorum diye unuttum sanma. İnsanların arasına karışıyorum, konuşuyorum, bazen gerçekten eğleniyorum bile. Dışarıdan bakıldığında hayatına devam eden sıradan bir insanım. Ama kimse bilmiyor. Bir insanın içinde, kimsenin göremediği bir yerde nasıl sessizce çöktüğünü kimse bilmiyor. Çünkü ben seni en çok sustuğum zamanlarda özlüyorum.

Birinin yanında adın geçtiğinde değil mesela. Bir şarkıda seni hatırladığımda da değil yalnızca. Ben seni hayatın en sıradan yerlerinde özlüyorum. Elimi telefona uzattığımda, güzel bir şey olduğunda ve bunu ilk sana anlatmak istediğimde, canım sıkıldığında, sokakta yürürken yanımdan birbirine sarılmış iki insan geçtiğinde, bir kahve içerken karşımdaki boş sandalyeye gözüm takıldığında seni özlüyorum. İşte o zaman anlıyorum; yokluğun yalnızca senin olmayışın değil. Yokluğun, benim sana anlatamadığım her şey. Sana söyleyemediğim her cümle. Birlikte yaşayamadığımız her an. Ve belki de en kötüsü, bir zamanlar ihtimal olan şeylerin artık yalnızca hatıra olması.

Bazen düşünüyorum, acaba sen de beni özlüyor musun? Günün herhangi bir saatinde, hiçbir sebep yokken aklına düşüyor muyum? Bir şarkının ortasında sesimi hatırlıyor musun? Kalabalık bir yerde yürürken birini uzaktan bana benzetip kalbin bir anlığına hızlanıyor mu? Telefonunun ekranında adımı görmeyi beklediğin oluyor mu? Yoksa ben yalnızca kendi içimde büyüttüğüm bu özlemin içinde tek başıma mı kaldım? Bilmiyorum. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ama insanı asıl yaralayan da bu galiba. Cevabı olmayan sorular. Çünkü bir “hayır” bile bazen belirsizlikten daha merhametlidir. İnsan acısını bilir, yasını tutar ve bir şekilde yoluna devam eder. Ama “belki” öyle değildir. Belki insanı bekletir. Belki insanın içine küçücük bir umut bırakır. Ve o küçücük umut bazen koskoca bir ömrü olduğu yerde tutmaya yeter.

Ben galiba biraz orada kaldım. Seninle son konuştuğumuz yerde. Sana son baktığım yerde. Sesini son duyduğum yerde. Hayat ilerledi ama içimde bir şey ilerlemedi. Takvimler değişti. Günler birbirini kovaladı. Sabahlar oldu, akşamlar oldu. İnsanlar geldi, insanlar gitti. Mevsimler değişti. Ama içimde hâlâ aynı akşam. Hâlâ aynı sessizlik. Hâlâ söylemek isteyip de söyleyemediğim o cümleler.

Keşke insan geçmişe dönebilseydi. Büyük şeyleri değiştirmek için değil. Ben senden büyük mucizeler istemezdim. Sadece birkaç dakikaya dönmek isterdim. Sana baktığım ama yeterince uzun bakmadığım bir ana. Yanımda olduğun ama bunun ne kadar kıymetli olduğunu anlayamadığım sıradan bir güne. Belki elini tuttuğum bir ana. Belki birlikte güldüğümüz saçma bir şeye. Belki vedalaştığımız o son saniyelere. Dönüp kendime “İyi bak, bu anı ezberle, onun yüzüne iyi bak, sesini unutmayacak kadar dikkatli dinle, ellerini hatırla, gülüşünü hatırla, çünkü bir gün bunların hepsini deliler gibi özleyeceksin” demek isterdim.

İnsan kaybetmeden önce hiçbir şeyi son kez yaptığını bilmiyor. Belki hayatın en acımasız tarafı bu. Birine son kez sarıldığını bilmiyorsun. Son kez onunla aynı masaya oturduğunu bilmiyorsun. Son kez sesini duyduğunu, son kez yüzüne baktığını, son kez “kendine iyi bak” dediğini bilmiyorsun. Bilseydik vedalarımız böyle mi olurdu? Sanmıyorum. Bilseydim sana daha uzun sarılırdım. Öyle birkaç saniye değil. Dünyanın geri kalanı bekleyebilirmiş gibi sarılırdım. Başımı omzuna koyar, gözlerimi kapatır ve seni hafızama kazımaya çalışırdım. Kokunu unutmayayım diye biraz daha yaklaşırdım. Sesini unutmayayım diye sana bir şeyler anlattırırdım. Gülüşünü unutmayayım diye saçma şeyler söylerdim. Ve giderken arkandan öylece bakmazdım. Koşardım belki. “Gitme” derdim. Gururumu, korkularımı, söyleyemediklerimi, hepsini o kaldırımda bırakırdım. Sadece sana yetişirdim.

Çünkü şimdi biliyorum; bazı insanlar gittikten sonra gururun hiçbir anlamı kalmıyor. Haklı çıkmanın da, güçlü görünmenin de, susmanın da. İnsan gecenin bir yarısı tek başına kaldığında, kazandığını sandığı bütün savaşların aslında ne kadar anlamsız olduğunu anlıyor. Keşke bazı şeyleri daha önce anlayabilseydik. Keşke insan, sevdiğinin değerini onu kaybetme ihtimaliyle ölçmek zorunda kalmasaydı. Keşke seni sevdiğimi sana, yokluğunda değil de yanındayken bu kadar güzel anlatabilseydim.

Şimdi cümlelerim var. Hem de binlerce. Ama sen yoksun. Ne garip, değil mi? Sen varken kelimelerim yetmiyordu. Şimdi kelimelerim taşıyor içimden ama onları duyacak sen yoksun. Bazen sana uzun uzun bir şeyler yazıyorum. Sonra göndermiyorum. Ekranda kalıyor. Bir süre okuyorum. Sonra siliyorum. Çünkü ne yazabilirim ki? “Özledim” desem eksik. “Çok özledim” desem yine eksik. “Dayanamıyorum” desem belki ağır. “İyiyim” desem yalan. Bu yüzden susuyorum.

Ama bilmeni isterdim; ben seni yalnızca özlemiyorum. Ben seninle olan hâlimi de özlüyorum. Yanında başka türlü gülen beni. Sesini duyunca sakinleşen beni. Bir mesajınla çocuk gibi sevinen beni. Sana anlatacak bir şeyi olduğunda heyecanlanan beni. Senin yanında hayatın biraz daha kolay olduğuna inanan o insanı özlüyorum. Çünkü sen giderken yalnızca kendini götürmedin. Benden de bir şey götürdün. Belki farkında bile olmadın. Bende sana ait olan ne varsa, senin ardından sessizleşti.

Şimdi bazen aynaya bakıyorum ve kendimi tanımakta zorlanıyorum. Eskiden gözlerimde olan bazı şeyler yok. Belki heves. Belki güven. Belki de bir insanın gerçekten kalabileceğine dair o saf inanç. Çünkü bazı gidişler yalnızca bir insanı götürmez. İnsanın dünyaya bakışını da değiştirir.

Sonra herkes sana aynı şeyi söylüyor. “Geçecek.” Zamanla geçecek. Unutacaksın. Alışacaksın. Yeni insanlar tanıyacaksın. Hayat devam ediyor. Biliyorum. Hayat gerçekten devam ediyor. Güneş her sabah yine doğuyor. İnsanlar işe gidiyor. Çocuklar sokakta gülüyor. Otobüsler geliyor, şehirler kalabalıklaşıyor, dünya dönüyor. Ama kimse şunu söylemiyor: Hayat devam ederken insanın bir parçası geçmişte kalabiliyor. Bedenin bugünde yürürken kalbin yıllar öncesindeki küçücük bir anın içinde oturup bekleyebiliyor.

Benimki de seni bekliyor galiba. Geleceğini düşündüğümden değil. Belki artık hiç gelmeyeceğini bile bile. Ama kalbin mantığı yok. Ona “bitti” diyorsun, anlamıyor. “Gitti” diyorsun, kapıya bakıyor. “Unut” diyorsun, daha çok hatırlıyor. “Artık seni sevmiyor olabilir” diyorsun, işte orada susuyor. Çünkü bazı ihtimaller insanın içinde ses çıkarmadan kırılıyor.

Biliyor musun, en çok geceleri zor oluyor. Gündüz insanın kaçacak yeri çok. İşler var. İnsanlar var. Sesler var. Telefonlar, yollar, sorumluluklar, konuşmalar… Ama gece öyle değil. Gece insanı kendisiyle baş başa bırakıyor. Ve herkes sustuğunda içindeki en yüksek ses konuşmaya başlıyor. Benim içimdeki ses hep senin adını söylüyor.

Bazen yastığa başımı koyduğumda gözlerimi kapatıyorum ve yanımdaymışsın gibi hayal ediyorum. Sana anlatıyorum günümü. “Bugün şöyle oldu” diyorum. “Buna çok gülerdin” diyorum. “Burada olsaydın keşke” diyorum. Sonra gözlerimi açıyorum. Oda aynı oda. Karanlık aynı karanlık. Ve sen yine yoksun. İnsan hayalinden gerçeğe dönerken de canı yanabiliyormuş. Bunu senden sonra öğrendim.

Senden sonra birçok şey öğrendim zaten. Mesela bir insanın kokusunun hafızada yıllarca yaşayabileceğini öğrendim. Bir sesin unutulmamasını. Bir ismin yüzlerce insanın arasında bile kalbi titretebilmesini. Bir fotoğrafa dakikalarca bakıp hiçbir şey yapmadan ağlayabilmeyi. Eski mesajları açmaya korkmayı. Çünkü bazen tek bir “iyi geceler” bile insanın bütün gecesini mahvedebiliyor. Bir zamanlar sıradan olan iki kelime, yıllar sonra insanın kalbine bıçak gibi saplanabiliyor. “İyi geceler.” Ne kadar basit. Oysa şimdi senden bir tane daha duyabilmek için neler vermezdim. Bir tane. Sadece bir tane. Sesini bir kez daha duyabilmek. Bana ismimle seslenmeni. Bir kere daha gülmeni. Bir kere daha “Nasılsın?” diye sormanı. Ve benim de bu sefer yalan söylemeden “Seni çok özledim” diyebilmemi.

Belki sana kızdığım zamanlar oldu. Belki kendime daha çok kızdım. “Niye hâlâ?” diye sordum. “Neden hâlâ bu kadar özlüyorum? Neden geçmiyor? Neden bir insanın yokluğu başka hiçbir şeyle dolmuyor?” Sonra anladım. Bazı boşluklar doldurulmak için oluşmuyor. Bazı insanlar başka insanlarla telafi edilmiyor. Çünkü mesele yalnızca birinin yanında olması değil. Mesele onun olması. Senin sesinin başka bir insanda karşılığı yok. Senin gülüşünün yok. Bana bakışının yok. Bir kelimeyi söyleyiş biçiminin bile yok. Dünyada milyarlarca insan var. Ama insan bazen yalnızca bir kişiyi arıyor. Ve o kişi yoksa kalabalığın hiçbir anlamı kalmıyor.

İşte ben seni böyle özlüyorum. Kalabalıkların içinde yalnız kalacak kadar. Güzel bir günde içim acıyacak kadar. Mutlu olduğum bir anda bile “Keşke burada olsaydı” diyecek kadar. Bazen seni unutmaya başladığımı sanıyorum. Sonra küçücük bir şey oluyor. Bir koku. Bir sokak. Bir şarkının ilk birkaç saniyesi. Bir kelime. Bir tarih. Bir fotoğraf. Ve bütün duvarlar yıkılıyor. Meğer unutmak değilmiş. Sadece üzerini örtüyormuşum. Sen hep oradaymışsın. İçimde, kimsenin bilmediği bir odada. Kapısını açmamaya çalıştığım ama anahtarını asla atamadığım bir yerde.

Ve bazı geceler o kapıyı kendim açıyorum. Canım yanacağını bile bile. Hatıralarımızı çıkarıyorum. Birer birer bakıyorum. Burada gülmüştük. Burada bana kızmıştın. Burada çok mutluydum. Burada henüz hiçbir şeyin bitebileceğini bilmiyordum. Sonra en çok da o eski hâlime üzülüyorum. Hiçbir şeyden haberi olmayan bana. Keşke yanına gidip sarılabilsem. “Çok sev ama hazırlan, çünkü bir gün çok özleyeceksin” desem.

Belki de sevmenin bedeli bu. Birini gerçekten sevdiysen, yokluğu da sıradan olmuyor. Çünkü insan yalnızca kişiyi kaybetmiyor. Onunla kurduğu geleceği de kaybediyor. Hiç yaşanmamış anıların yasını tutuyor. Birlikte gidilmeyen şehirlerin. Kurulmayan sofraların. Edilmeyen kavgaların. Sonra barışmaların. Birlikte yaşlanmanın. Belki bir evin. Belki bir sabahın. Belki yıllar sonra birbirimize bakıp “Neler atlattık” diyeceğimiz bir gecenin. Hiçbiri olmadı. Ama insan olmayacak şeyleri de özleyebiliyormuş.

Ben seni biraz da yaşayamadığımız hayat için özlüyorum. Sana anlatamadığım yıllarım için. Göremediğin değişimlerim için. Yanımda olmadığın kötü günler için. Ve keşke yanında olsaydım dediğim senin kötü günlerin için. Bazen düşünüyorum, yıllar sonra bir yerde karşılaşsak ne olurdu? Gözlerimiz birbirini tanır mıydı hemen? Yoksa yabancılar gibi mi geçerdik birbirimizin yanından? Ben yapamazdım galiba. Seni görür görmez bütün zaman ortadan kalkardı. İçimde sakladığım ne varsa gözlerime dolardı. Belki sana sarılamazdım. Belki konuşamazdım bile. Sadece bakardım. Ve içimden “İşte, bunca zamandır özlediğim insan” derdim.

Sonra belki sen giderdin yine. Ben yine arkandan bakardım. Ama bu defa bir şeyi farklı yapardım. İçimden değil, yüzüne karşı söylerdim: Seni özledim. Ne kadar zaman geçtiğinin önemi yok. Kimin hayatında kimin olduğunun önemi yok. Bir şey istemiyorum senden. Geri dön demiyorum. Her şeyi baştan yaşayalım da demiyorum. Sadece bil. Seni özledim. Hem de anlatabileceğimden daha fazla.

Bazen bir insanın içinden bir ömür geçer de bunu iki kelimeye sığdırır ya, benim “özledim” dediğim yerde koca bir hayat var. Uykusuz geceler var. Yarım bırakılmış mesajlar var. Dinleyemediğim şarkılar. Gidemediğim yerler. Bakmaya kıyamadığım fotoğraflar. Kimse görmesin diye sessizce sildiğim gözyaşları var. Sana anlatamadığım binlerce şey var. Ve hepsinin sonunda aynı cümle var: Yarın yokmuşçasına özlüyorum seni.

Çünkü belki gerçekten yarın yok. Belki hayat düşündüğümüz kadar uzun değil. Belki söylemek istediklerimizi söylemek için sandığımız kadar çok vaktimiz yok. Bu yüzden artık içimde tutmak istemiyorum. Seni özlüyorum. Dünya üzerime yıkılıyormuş gibi değil. Daha sessiz. Daha derinden. Kimsenin fark etmediği bir yara gibi. Günlerce yağmayan ama gökyüzünden hiç gitmeyen bulutlar gibi. Bir evin içinde yıllardır durmuş eski bir eşyanın kokusu gibi.

Sen artık hayatımın içinde olmayabilirsin. Ama hayatımın her yerinde senden küçük izler var. Ve biliyorum, bir gün belki yaşlanacağım. Saçlarım ağaracak. Yüzüm değişecek. Bugün çok önemli sandığım şeylerin çoğunu unutacağım. İnsanların isimlerini, tarihleri, bazı şehirleri, bazı geceleri. Belki hafızam bile bana ihanet edecek. Ama içimde bir yerde sen hep aynı yaşta kalacaksın. Seni en son sevdiğim hâlinle. Gülüşünle. Sesinle. Bakışınla. Ve ben ne kadar yaşlanırsam yaşlanayım, içimdeki bir yan seni gördüğü ilk günkü kadar genç olacak.

Belki de bazı insanlar hayatımıza kalmak için gelmiyor. Bize bir duygunun ne kadar derin olabileceğini göstermek için geliyor. Sonra gidiyorlar. Ama giderken insanın içinde kendilerine benzeyen bir sessizlik bırakıyorlar. Sen benim sessizliğimsin. Kimsenin bilmediği. Kimseye tam anlatamadığım. Bazen gecenin ortasında büyüyen, bazen bir şarkının içinde karşıma çıkan, bazen de hiçbir sebep yokken gözlerimi dolduran sessizliğim.

Senden geriye bana ne kaldı diye sorarsan; bir sürü hatıra, bir sürü keşke, biraz kırgınlık, biraz umut ve çok fazla özlem. Ama sana kızmıyorum artık. Hayata da kızmıyorum. Sadece bazen içimden çocukça bir dilek geçiriyorum. Keşke bir günlüğüne geri gelebilsen. Bir ömür istemiyorum. Bir yıl bile değil. Bir gün. Hatta birkaç saat. Karşımda otursan. Sana bakabilsem. Hiç konuşmasak bile olur. Yeter ki orada olduğunu bileyim. Elimi uzatsam ve gerçekten sana dokunabilsem. Bir hayale değil. Bir hatıraya değil. Gerçekten sana.

Sonra zaman dolsa. Gitmen gerekse. Bu sefer bilerek vedalaşırdım. Sana uzun uzun bakardım. Yüzündeki bütün çizgileri ezberlerdim. Sesini zihnimin en güvenli yerine saklardım. Ve sana öyle bir sarılırdım ki, senden sonra yaşayacağım bütün yalnız gecelere yetecek kadar sıcaklık almaya çalışırdım. Sonra kulağına usulca “Ben seni çok sevdim” derdim. Belki doğru zamanda sevemedim. Belki doğru şekilde gösteremedim. Belki bazı şeyleri geç anladım. Ama çok sevdim. Ve seni çok özledim. Sonra gitmene izin verirdim. Canım yanardı. Belki yine ağlardım. Ama bu defa içimde kalmış bir cümlem olmazdı.

Çünkü insanın içinde kalan cümleler, söylenmiş vedalardan daha ağır. Şimdi benim içimde o kadar çok cümle var ki hangisinden başlayacağımı bilmiyorum. Bu yüzden hepsini tek bir cümlenin içine koyuyorum. Sana söyleyemediğim her şeyi. Sarılmalarımızı. Kavgalarımızı. Gülüşlerimizi. Olmuşları. Olamamışları. Keşkeleri. Belkileri. Geçmişi. Ve hiçbir zaman yaşayamayacağımız ihtimalleri. Hepsini. Yarın yokmuşçasına özlüyorum seni.

Öyle bir özlem ki bu; gelsen sana hesap sormam. “Neden gittin?” demem. “Neden bu kadar beklettin?” demem. “Neden beni yalnız bıraktın?” da demem. Sadece sarılırım. Çünkü bazı özlemler öfkeden daha büyük oluyor. Bazı sevgiler gururu yeniyor. Bazı insanlar döndüğünde insan bütün sorularını unutuyor. Sadece orada olmalarına şükrediyor.

Ama gelmeyeceksen de bilmeni isterim. Bir zamanlar bu dünyada seni gerçekten seven biri vardı. Kalabalıkların içinde seni arayan. Geceleri seni düşünen. Güzel bir şey gördüğünde aklına sen gelen. Başına kötü bir şey geldiğinde sesini duymak isteyen. Adını duyduğunda kalbi hâlâ bir anlığına eski günlere dönen biri. Belki sen hiçbir zaman bilmeyeceksin. Belki bu satırları hiç okumayacaksın. Belki ben bunların hiçbirini sana söylemeyeceğim. Ama bazı duyguların duyulmaya ihtiyacı yoktur. Onlar yaşanmış olmalarıyla gerçektir.

Ben seni sevdim. Bu gerçek. Seni kaybettim. Bu da gerçek. Ve seni özlüyorum. Belki de içlerinde en değişmeyen gerçek bu. Şimdi gecenin bir yerinde yine seni düşünüyorum. Dışarıda hayat devam ediyor. Bir yerlerde insanlar birbirine kavuşuyor. Birileri ilk defa “Seni seviyorum” diyor. Birileri vedalaşıyor. Birileri sevdiğinin elini son kez tuttuğunu bilmeden bırakıyor. Ve ben burada, sana ulaşmayacağını düşündüğüm cümleler kuruyorum.

Belki insanın kaderi biraz da budur. En güzel cümlelerini, artık onları duyamayacak insanlara söylemek. Ama yine de söyleyeceğim. Belki gökyüzü duyar. Belki gece taşır. Belki bir gün hiçbir sebep yokken içine bir hüzün çöker ve nedenini anlayamazsın. İşte o zaman belki benim seni özlediğim bir ana denk gelmişsindir.

Ve eğer bir gün beni hatırlarsan lütfen kötü şeylerle hatırlama. Sana yetişemediğim zamanlarla değil. Yanlışlarımla değil. Söyleyemediğim sözlerle değil. Beni seni sevdiğim hâlimle hatırla. Sana bakarken gözlerimin içinin güldüğü hâlimle. Yanında zamanın biraz daha yavaş akmasını istediğim hâlimle.

Ve bir gün gerçekten her şey biterse, dünya susarsa, bütün yollar kapanırsa ve artık hiçbir yarın kalmazsa, benim son pişmanlığım seni sevmiş olmak olmaz. Sana bunu yeterince söyleyememiş olmak olur. Çünkü seni sevmek canımı acıttı belki ama seni hiç tanımamış olmak daha büyük bir eksiklik olurdu. Sen bana bir insanın başka bir insanı ne kadar derinden özleyebileceğini öğrettin. Bir ismin nasıl dua gibi söylenebileceğini. Bir hatıranın nasıl hem insanı gülümsetip hem gözlerini doldurabileceğini. Ve bazı vedaların aslında hiç bitmediğini.

Şimdi senden bir şey istemiyorum. Sadece hayat sana iyi davransın. Üşüdüğünde seni ısıtacak biri olsun. Yorulduğunda başını yaslayabileceğin bir omuz bul. Canın yandığında yalnız kalma. Çok gül. Çok yaşa. Sevil. Hem de benim seni sevdiğimden bile güzel sevil. Belki bu cümleyi yazarken canım yanıyor ama yine de söylüyorum: Mutlu ol. Benim olmadığım bir mutlulukta bile. Çünkü insan birini gerçekten sevdiğinde, bazen onun hikâyesinde kendisine yer olmadığını kabul etmek zorunda kalıyor. Ve bu, sevgisizliğin değil, belki de sevginin en sessiz hâli.

Ben kendi payıma düşeni alırım. Hatıralarımızı. Sesini. Gülüşünü. Ve içimde sana ayrılmış, kimsenin dokunamayacağı o küçük yeri. Orada hep kalacaksın. Bazen sessiz. Bazen canımı yakarak. Bazen yüzümde belli belirsiz bir gülümsemeyle. Ama hep biraz eksik. Çünkü bazı hikâyelerin sonuna nokta konmuyor. Sadece yazmayı bırakıyoruz.

Ben de burada bırakıyorum. Söyleyecek hiçbir şeyim kalmadığından değil. Aksine, sana anlatacak bir ömrüm olduğundan. Ama bazı cümlelerin sonu yok. Tıpkı bazı özlemlerin olmadığı gibi. O yüzden sana son kez değil, içimde seni her hatırladığımda yeniden söyleyeceğim: Yarın yokmuşçasına özlüyorum seni. Bugün son günmüş gibi. Bir daha sesini duyamayacakmışım gibi. Bir daha gözlerine bakamayacakmışım gibi. Bir daha aynı gökyüzünün altında olmayacakmışız gibi. Sana söyleyemediğim bütün “kal”ların yerine, yapamadığımız bütün vedaların yerine, sarılmaya doyamadığım bütün anların yerine ve bir zamanlar “sonra söylerim” diyerek ertelediğim bütün sevgilerin yerine seni özlüyorum.

Öyle çok özlüyorum ki bazen yokluğun bile sana benziyor. Ve olur da bir gün, çok uzak bir zamanda, bir şekilde bu satırlar sana ulaşırsa benden geriye hatırlamanı istediğim tek şey şu olsun: Bir insan vardı. Seni kusursuz olduğun için değil, sen olduğun için sevdi. Yanlışlarına rağmen. Kırgınlıklarına rağmen. Mesafelere, zamana ve imkânsızlıklara rağmen. Ve yollarınız ayrıldıktan sonra bile kalbinin bir köşesinde sana ışığı hiç söndürmedi. O insan bendim.

Belki yanında kalamadım. Belki hikâyenin sonunda elini tutan ben olmayacağım. Belki yıllar sonra birbirimizin hayatında yalnızca silik bir hatıra olacağız. Ama bir zamanlar seni bütün kalbimle sevdim. Ve bugün hâlâ, senden geriye kalan o sessizliğin içinde aynı cümleyi fısıldıyorum: Yarın yokmuşçasına özlüyorum seni. Çünkü sen yoksun ama sana duyduğum özlem hâlâ burada. Ve bazı yokluklar, insanın içinde bir ömür sürüyor.

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.