Öksürüyorum Uzun Zamandır
Öksürüyorum uzun zamandır. Öyle birkaç gün sürüp geçecek, sıcak bir çayla hafifleyecek, gecenin sonunda unutulacak bir öksürük değil bu. Sanki içimde bir yere yerleşmiş, kendine küçük ama karanlık bir oda bulmuş da oradan zaman zaman sesleniyor bana. Bazen konuşurken, bazen susarken, bazen de herkes uyuduktan sonra tek başıma kaldığımda geliyor. Göğsümün tam ortasında bir şey sıkışıyor sanki. Çıkmak istiyor ama çıkamıyor. Ben de ne olduğunu bilmiyorum. Belki gerçekten sigaranın bıraktığı bir izdir bu, belki de yıllardır içime attığım ne varsa hepsinin kendine bulduğu bir çıkış yoludur.
İnsan bazı şeyleri söylemeyince geçtiğini sanıyor. Üzerinden zaman geçince acının da yorulup bir köşeye çekileceğine inanıyor. Ben de öyle yaptım belki. Söylemedim. Anlatmadım. Kırıldığım yerde “önemli değil” dedim, canım acıdığında sustum, gitmek istediğim yerlerde kaldım, kalmak istediğim yerlerden de bazen hiçbir şey söylemeden çıktım. İçimde büyüyen cümleleri yuttum. Birilerine yük olmayayım diye, yanlış anlaşılmayayım diye, güçsüz görünmeyeyim diye… Sonra bir baktım, sustuğum her şey içimde kendine bir yer edinmiş. İnsan kalbinin bu kadar şeyi taşıyabileceğini bilmiyor. Taşıyor aslında. Ama hiçbir şey kaybolmuyor. Sadece biçim değiştiriyor.
Kimine göre içime attıklarım artık dışarı çıkmak istiyor. Belki bu yüzden öksürüyorum. Söyleyemediğim her cümle boğazıma takılıyor, yutkunup geçtiğim her kırgınlık göğsümde ağırlaşıyor, sustuğum her gece sabaha bir öksürük bırakıyor. Kimine göreyse içime attıklarım hâlâ orada olduğunu hatırlatıyor bana. “Bizi unutmadın,” der gibi. “Üzerimizi örttün ama biz gitmedik.” Belki gerçekten de öyledir. Çünkü insan unutmakla susmayı birbirine çok karıştırıyor. Bir şeyden bahsetmemek, onu geride bırakmak anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca daha derine gömüyorsun. Ve derine gömülen şeyler yok olmuyor; tam tersine, insanın içinde kök salıyor.
Kırgınım belki de. Kime, neye, hangi zamana kırgınım, hepsini tek tek söyleyemem. Belki insanlara, belki kendime, belki de hiçbir şey olmamış gibi devam eden zamana. Bazı günler kırgınlığımı ben bile fark etmiyorum. Gülüyorum, konuşuyorum, işlerimi yapıyorum, bir yerlere gidiyorum, birilerinin anlattıklarını dinliyorum. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde görünüyor. Belki de kırgın olmayacak kadar güçlü görünüyorumdur. İnsanların gözünde güçlü olmak bazen ne tuhaf bir yalnızlık. Çünkü güçlü görünenin yarası sorulmuyor. Güçlü görünenin yorulabileceği düşünülmüyor. Herkes onun bir şekilde toparlanacağına inanıyor. Oysa bazen en çok “iyiyim” diyenlerin içinde, kimsenin duymadığı uzun bir sessizlik oluyor.
Ben de o sessizliğin içinde yaşamayı öğrendim sanırım. Kendi kendime yetmeyi, kendi yarama kendim bakmayı, gece olunca düşüncelerimi susturmayı… Ama insan kendinden ne kadar kaçabilir ki? Bir odadan çıkarsın, başka bir odaya geçersin; bir şehirden gidersin, başka bir şehre varırsın; insanlardan uzaklaşırsın, telefonunu kapatırsın, uyumaya çalışırsın. Yine de kendini yanında götürürsün. İçinde ne varsa seninle gelir. Benimle de geliyor. Bir öksürük gibi. Bazen hafif, bazen derin, bazen nefesimi kesecek kadar inatçı.
Zaman geçiyor işte bir şekilde. Sabah oluyor, akşam oluyor. Takvimden günler eksiliyor. İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor. Bazı yüzler silikleşiyor, bazı sesler unutuluyor. Bir zamanlar dünyamın merkezinde duran şeyler, yıllar sonra küçük bir hatıraya dönüşüyor. Ama zamanın her şeyi iyileştirdiğine artık eskisi kadar inanmıyorum. Zaman bazen yalnızca insana acısıyla birlikte yaşamayı öğretiyor. Yaranın yerini ezberliyorsun. Dokunmamayı öğreniyorsun. Sonra bir gün hiç beklemediğin anda bir şarkı, bir koku, bir cümle ya da gecenin içindeki küçücük bir sessizlik geliyor ve o eski yer yeniden sızlıyor. Anlıyorsun ki geçmemiş. Sadece sen onunla yaşamaya alışmışsın.
Öksürüyorum uzun zamandır. Sigaranın bana bıraktığını kendi içimde hapsediyorum. Her nefeste biraz daha içime çektiğim dumanın yalnızca ciğerlerime değil, hayatımın başka yerlerine de sindiğini düşünüyorum bazen. Sanki yakıp bitirdiğim her sigarada söylemediğim bir cümle vardı. Kül tablasında yalnızca tütün değil, biraz öfke, biraz özlem, biraz pişmanlık, biraz da kendim kaldı. Duman yükselip kaybolurken ben de bazı şeylerin onunla birlikte kaybolduğunu sandım. Oysa duman gitti, geriye ağırlığı kaldı.
Belki de insan en çok kendine anlatamadıklarından yoruluyor. Başkasına söylemek zor olabilir ama insan bazen kendi içinde bile bazı gerçeklerin adını koyamıyor. “Kırıldım” demek yerine “boş ver” diyor. “Özledim” demek yerine susuyor. “Canım acıyor” demek yerine gülümsüyor. “Gitme” diyemediği için arkasından bakıyor. Sonra bütün bunlar birikiyor. Kalbin bir köşesinde, boğazın bir yerinde, göğsün ortasında… Gün geliyor, beden insanın sustuğu yerde konuşmaya başlıyor.
Belki benim öksürüğüm de böyledir. Belki hiçbir anlamı yoktur, yalnızca uzun zamandır taşıdığım kötü bir alışkanlığın bedelidir. Ama geceleri, sesim karanlığın içinde yankılanırken, insan ister istemez başka anlamlar arıyor. Çünkü bazı acılara yalnızca “acı” demek yetmiyor. Onları bir şeye benzetmek istiyoruz. Bir yağmura, bir yaraya, bir şarkıya, bir öksürüğe… Belki de böyle daha taşınabilir oluyorlar.
Yine de zaman geçiyor. Ben de geçiyorum zamanın içinden. Eksilerek mi, büyüyerek mi, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, hâlâ buradayım. İçimde söyleyemediklerim, affedemediklerim, unutamadıklarım ve belki bir gün anlatabileceklerim var. Göğsümde ağır bir nefes, parmaklarımda sigaranın kokusu, aklımda yarım kalmış cümleler… Ve uzun zamandır dinmeyen bir öksürük.
Belki bir gün içimde tuttuklarım gerçekten dışarı çıkar. Belki bir cümleyle, belki bir gözyaşıyla, belki uzun bir suskunluğun ardından gelen dürüst bir itirafla. Belki o zaman nefes almak biraz daha kolay olur. Çünkü insanın içinde sonsuza kadar saklayabileceği hiçbir şey yok gibi geliyor bana. En güçlü sandığımız duvarların bile bir çatlağı oluyor. Işık bazen tam da oradan giriyor.
Şimdilik öksürüyorum. Her öksürükte içimden neyin kopup gelmeye çalıştığını bilmeden. Bazen sigarayı, bazen geçmişi, bazen insanları suçlayarak. Bazen de hiçbir şey söylemeden, yalnızca geçmesini bekleyerek. Ama artık şunu biliyorum: İçimde tuttuğum her şey benim bir parçam olsa da, sonsuza kadar benim yüküm olmak zorunda değil. Belki bazı şeyleri dışarı bırakmanın zamanı gelmiştir. Belki nefes almak, yalnızca ciğerleri havayla doldurmak değildir. Belki nefes almak, insanın kendine sonunda söyleyebildiği o cümledir: “Artık taşıyamadıklarımı bırakabilirim.”
Beğendiyseniz paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.