Deneme 2 dk okuma

Beni Sevmeli misin?

Eski Defterden · 3 / 21

Hepimizin hayatında muhteşem anlar, berbat zamanlar, ağlarken güldüğümüz günler mutlaka olmuştur. Yaşamımız boyu bizi biz yapan birçok dokunuş ile bu zamana gelen bir varlığız. Bok gibiyiz, bu bir gerçek. Peki, sevmeli miyiz? Ya da sevilmeli miyiz? Hayatımızın en muhteşem sorusu bu olmalı: Birini ne kadar çok sevebiliriz? Renkleri sevdiğimiz gibi mi, tuttuğumuz takımı sevdiğimiz gibi mi sevmeliyiz? Ya da sevmemeli miyiz? Düşünüyorum da bu günler sevdiğimiz ya da sevildiğimiz için gelinen günler değil mi? Yaptığımız her hatanın, hayatımıza giren her insanoğlunun bizde bıraktığı izler değil mi bizi biz yapan? Peki, neden böyleyiz? Neden severken kırabiliyoruz? Mal mıyız biz? Salak bir düzenin içinde tutunabileceğimiz insanları üzmenin bize verdiği ne var, yok oluştan, karaktersizlikten başka?

Efendim, sinirli değilim, üzülüyorum sadece. Yalan söyleyenlerden, kırmayı bir odak hâline getiren parçalanmış hayatları görmekten üzülüyorum. Kadın ya da erkek olmak değil, insan olmak durumunu aşamayan kertenkelelerin bizleri ya da sizleri üzmesine üzülüyorum, zaten sadece üzülüyorum. Çözüm mü? Tabii ki var. Hayatıma her giren insan bize bir şeyler katıyor dedik, her gelen bizden bir şey aldığı gibi bırakıyor dedik bir yazımızda. Boşuna mı? İçimizde kini koparan bu kertenkele yüzünden hayatımıza gelen, bize su veren, toprağımızı eşeleyip bize nefes veren insanı göremiyoruz. Zaten görmüş olalım, yine de gücümüz yetmiyor, çünkü yorulduk. Her seferinde kırıldığımız için, bok gibi bırakıldığımız için yorulduk. Çözüm mü? Tabii ki var. Seviyoruz, tekrar yaşıyoruz. Zaten bu s*k*m sonik hayatta bize güzel gelen ne varsa onu seviyoruz, ona inanıyoruz. Bunların en başında önce kendimize inanıyoruz efendim. Kendimize olan saygımızı yitirmeden yaşamanın çabasında iken hayatımıza giren o insanlara haksızlık etmiyoruz ya da bir kertenkele bizi parçaladıysa bu insan da aynı boku yiyecek diye tedirginliğe düşmüyoruz gibi inandırıcı olmayan bir cümle kurdum. Haklısın, tabii ki bunların yerine en muhteşem korkularımızı yaşamaya devam ediyoruz, hatta yetmiyor, yaşatıyoruz. Korkuyorum tabii ki; hayatıma giren insanı üzmekten, kırmaktan, incitmekten korkuyorum, bunları ben yapmayacakken hayatıma giren insanın bunu yapmasına engel olmayacağıma. Bir çözüm mü? Tabii ki var. Yaşayıp göreceğiz. En basit ve güzel yanı da bu: Üzüleceğimizi bildiğimizi bildiğimiz hâlde yaşayacağız ya da mutluluğun en dibini görüp o şekilde öleceğiz ama yaşamadan ölmeyeceğiz.

Sevin arkadaşım ama yalan olmasın. Dokunabildiğiniz varlığı hissedebiliyorsanız dokunmalısınız. Kırabileceğiniz bir vazo ya da cam değil, bunu aklınızdan çıkartmayın desem de çıkaracaksınız biliyorum ama yine de salak bir nasihat olarak söylüyorum: Kırmayın. İnsanların bir yarası varsa merhem olacağım deyip o yarayı kanatmayın. Efendice sevin; sizi seven birine verebileceğiniz tek şey sevginiz ve saygınızdır. Siz bu asalak dünyada yaşayan sıradan bir canlısınız, bu kadar önemli görmeyin kendinizi. Bir kaşık suda da boğulabilirsiniz, otobüs de çarpabilir. Neyse, yine gereksiz ve saçma bir yazı oldu.

Bu yazıyı yazıyorum, içimde biriktirdiğim için değil, hissettiğim için. Hayatımda olan, hayatıma giren kimseyi üzmedim, kırmadım. O kadar çok kırıldım ki kendimi ölü olarak ilan ettim. Ama ölü olsam da içimdeki kendime olan inancım ile seviyorum ve yaşamadan ölmeyeceğim.

Kendinize iyi bakın.

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.