Bu Bir Senaryo
İnsan yaşadığı hayatı ne kadar değiştirebilir, gülmeyi unuttuğu sürede tekrar ne zaman gülmeyi başarabilir? Oturduğum kafede insanları izliyorum. Çalışanların, müşterilerin, herkesin bir hikâyesi var. Hepimizin doğru ya da yanlış bir hikâyesi var. Belki de hikâye anlatıcısı bize duymak istediğimizi hiçbir zaman vermediği bir hikâyesi var.
İnsanlar hep güler ya da ağlar. Ortasında kaldıkları hayatın içinde olanlar için biraz durum farklı. Onlar ne gülmeyi başarabilir ne de ağlamayı tamamen durdurabilir. Yürüdükleri yolda bir ince çizgi varsa, her zaman o çizginin dışına çıkmayı başarmıştır. Kendimi o çizgiye ulaşmamış biri olarak gördüğüme eminim. Hatta şu an izlediğim insanlar arasında benimle aynı yolu yürüyemeyen birden fazla kişinin olduğuna eminim. Zaman, mekân fark etmeden yaşadıkları hayatın onlara ait olmadığını söylemek beni biraz üzerdi ama içimdeki deli bunu haykırmam için de türlü işkenceler yapardı. İnsanları kendimi bildim bileli izlerim. Davranışları, kurdukları cümleler, insanlara olan bakışları hep benim ilgimi çekmiştir. Kar tanesi benzetmesi yapsam hiç sırıtmaz gibi geliyor bana. Hepimizin yaraları var. Hepimiz yaşadığımız hayatın içinde bir şövalye edasıyla yürüyoruz. İnsanı en çok yoran, yürüdüğü yolda aldığı yara değil de o yaranın nasıl oluştuğunu hatırlayıp sessizce yürümeye devam etmesi olmalı. İşte yollarda yürüdüğümüz reklam tabelalarında boy boy resimlerimiz olmasa yaşayamayız düşüncesi bizi olduğumuz hayattan koparıyor; tam tersi bir eda ile yolumuza baş koyup gülebildiğimiz kadar gülüp, ağlayamadığımız kadar ağlıyoruz. Kafedeki hayatlar böyle aslında; insanların hep anlatacak bir şeyleri var ya da anlattıklarını tekrar edecekleri güzel zamanları. Belki bu çalışanların yerine koysam kendimi, en güzel filmi ya da diziyi çekebilirdim. Çünkü burada yaşanılan hayatların, kurulan hayallerin, muhteşem bir senaryosu yazılabilirdi. Ciddi bir yüz ifadesiyle oturan, gülmekten yüzü kızaranın bir savaşı olabilirdi mesela. İşletme sahibinin bu hayatın içinde iyi bir para kazanıp Ege’ye yerleşme fikri ve hiçbir zaman o hayalin olmayışını da belirtmeden edemezdim.
Bir de tam tersi durum var. Bu senaryonun acısını görebildiğimiz, hatta evrenin “sizi şahit ilan ediyorum” deyişi ile kafenin içerisinde ağlayanların, tartışanların, üzücü olmayan ama üzülmesi muhtemel kişilerin yaşamı. Acaba en güzel kadının terk edilişini, en yakışıklının mutluluğunu mu yazmalı? Yoksa en çirkinin umudunu, en yaşlının yaralarını mı yazmalı? Yine ikilemler, yeniden ikilemler.
Her sabah uyandığımda içtiğim kahvenin tadı bu kafede her sabah içeceğim kahvenin yerini tutabilecek mi mesela? Tüm günün yorgunluğu içerisinde kalıp uyumamak için hoparlörden çalan kötü müzikleri mi ezberlemeli? Yoksa insanları kendi zihnimde bir hikâyenin içine mi koymalı? En iyi pastayı benim yapmayacağım kesin ama en iyi olmayan durumları bile en iyi durumlara sürükleyecek kadar yazabildiğimi biliyorum.
Kendime not: İyi bir hayat hikâyesi için: bir kafe, birkaç müşteri, birkaç çalışan.
Dizi ya da film adı: Hayaller / Hayatlar
Kendime ikinci not: Tas kafa tıraş, tespih kullananlar hikâyede hiçbir zaman olmayacak.
Beğendiyseniz paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.