Öykü 4 dk okuma

Cebimdeki Misafir

Okuduğum okulun bana kattıkları parmaklarımı geçmemesinden önce size hikâyeyi en başından başlayarak anlatmak isterim. Bu anlatacağım hikâyede bir insanın delilik sürecindeki harika gelişimini ya da delilik süresince bir çöküşün nasıl olduğunu hissettirebileceğine inanıyorum. Hepimizin renkli sokaklarda geçirdiği bir çocukluk olmadığını, fakat büyüdüğünüz yerdeki sokağı tebeşirlerle renklendirdiğinizi, topun peşinde deli gibi koştuğunuzu ya da sevmediğiniz çocuklarla itişmelerinizi hatırlamadığınıza inandıramazsınız. Bir Anadolu kasabasının sığlıkta sınır tanımayan bir mahallesinde büyümeye ya da kendi deyimimle çürümeye merhaba dediğim günlerde hayvanlara olan ilgim başlamıştı. Sokakta gördüğüm tüm hayvanları inceleme, besleme ya da onlar hakkında garip hayaller kurmaya başladığımda, odamın içerisinde bir karınca yuvası inşa etmekle başladığım serüven beni eklembacaklılar, kemirgenler, sürüngenler, sıradan insanlar gibi kediler, kuşlar ve balıklar gibi bir zooloji serüvenine götürmeye başlamıştı. Yaşadığımız yerin sığlığı ile kendimi sürekli kütüphanede buluyor olmam ve devasa gözükmeyen ama işime yarayacak olan kitapları küçüklüğümün verdiği şirinlik ile çok rahat erişim sağlamama, hatta o garip büyük insanların bana şefkatle yaklaşım “Senin bu yaşta resimli kitaplar okuman gerekmiyor mu?” cümlesine maruz bırakmasına sebep oluyordu. Hikâyemize dönecek olursak, okuduğum her hayvan hakkında detaylı bilgiye ulaşmaya başlamak beni daha da heyecanlandırıyor ve bu hayvanların resimlerini, anatomilerini gördükçe bu denli harika yaratıkların nasıl bu şekilde resmedildiğini hayal etmekten kendimi alıkoyamıyordum. Her gece yatağa yattığımda mavi ışığın altında bulunan hamamböcekleri kavanozuna bakıp onların anatomisini canlı olarak incelemek için hayaller kuruyor ve bu kurduğum hayalleri gerçeklikten ayırt edemeyecek gibi yaşamaya başlıyordum. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark edemeden şehir değiştirme ihtiyacı ile tüm zooloji dünyamı bırakıp başka bir şehre taşınmak için yola koyuluyorduk; fakat içimde kopan tarifsiz acıyı kimseye anlatamadığım için o muhteşem örümcekler için düşündüğüm hayali, kendisinden nefret ettiğim dedem için düşünmeden bir dakikam geçmemeye başlamıştı. Aslında kendimden korkum da bu yolculukta başladı; fakat bu korkunun beni ne kadar derine götürebileceğini kestirmediğim için bahçeli bir eve yaklaştığımızda her şeyi unutup toprağın altındaki canlıları görmenin heyecanı ile bir an önce arabadan kurtulmak için can atıyordum. Öyle ki koyu kahverengi toprağın bana kucak açması beni heyecanlandırmış ve köhne bir evin alt katındaki gördüğüm küçük bir kümesin içinde ne kadar büyük bir karanlık olabilir düşüncesi mutlu etmişti. İşte bu yeni yaşam alanımızın rahatlığı ve istediğim hayvanların bu kadar çok sayıda olabileceği düşüncesi bu yeri sevmeme, hatta dışarıdaki aptal çocuk gürültülerinden, basit bilye ve top oyunlarından uzaklaşmam için çok iyi bir yer olduğunu hissini yaşatmıştı.

Belki biliyorsunuzdur, bahçelerde olan yeşil ve kokan bir böcek vardır. Vücudu tamamen yeşildir, kışa doğru rengi kahverengiye dönmeye başlar. Kabuksu bir yapısı vardır, kanatları yoktur, genelde bitkilerin öz suyunu içerek beslenir. Hayatımızdaki birçok insan bu hayvan gibidir. İlk bahçede gözüme çarpan bu hayvanı alıp hemen siyah montumun iç gözüne koyup fermuarını kapattım. Artık yeni evimizin eski bir misafirini ağırlama heyecanı vardı. Bana verilen odanın küçük kardeşim ile paylaşılacak olması eski evimizdeki o zooloji hayatını artık tam anlamı ile yaşamayacağımı fark ettim; fakat bunu kardeşime aşılayacak olursam ikimiz birlikte harika bir park inşa edebiliriz düşüncesi ile ilerleyen günlerde ona bu durumu yavaş yavaş ve cebimde benimle hayata devam edecek olan müthiş misafirimiz yardımı ile yapacaktım, en azından kafamdaki tek plan oydu. Evimizin tavanının tahta olması, tahta kurdu ya da daha farklı böcek familyaları olabileceği düşüncesi ile tavanı izlerken dedemin “Hadi gidiyoruz, evi boyayacaklar.” kelimesi beni dibe sürükledi. Ondan ikinci, hatta belki yüzlerce ikinci kez nefret edişim ile merdivenden aşağı inerken taşların arasındaki minik bir deliği görüp harika bir kemirgenin ev girişi olduğunu fark ettim. Dedeme geldiğimizde evdeki ağır hacı yağ kokusu midemi o kadar çok bulandırıyordu ki ve o duvarda asılı duran aptal bir saatin sesi benim uyumama engel oluyordu. O an aklıma gelen siyah montumun cebindeki misafirimizin ne durumda olduğunu merak ederek yavaşça antreye gidip montumu kurcalamaya ve o harika kabuksu bedene değdiğimde bende oluşan bu mutluluğu o gecenin bir anda benim için rengârenk olmasına sebep verdi. Biraz elimde gezdirdikten sonra yerine koyup mutfaktan aldığım çok minik parçalardaki birkaç maydanoz sapını da cebime atıp uyumaya dönmeliydim. Sabahın ilk ışıklarında guguk kuşları, serçelerin o harika resitalleri beni huzurlu kılar; herkesten önce uyanıp saate bile bakmadan pijamalarım ile hemen harika dostlarımı beslemeye, onlarla konuşmaya giderken şimdi sadece cebimdeki misafirim ile kavuşma heyecanı ile yataktan fırladım. Oysaki dedemlerin evinde önce günaydın, el yüz yıkama, sonrasında kahvaltı sofrasında tıka basa yarın yokmuşçasına bir şeyler yenir ve aptal bir televizyondan aptal haberler dinlenirdi; bunu unutmanın etkisi ile enseme vurulan bir tokat beni kendime getirdi.

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.