Deneme 2 dk okuma

Geç Geliş

Hayata o kadar geç başlamanın en büyük acısını geçmişini arayarak mı geçiriyor insan? Belki erken başlayanlar için de aynı değil mi bu durum? Kokusunu özlediğimiz zamanlardan sesine hasret kaldığımız zamanlara kadar özlem içerisinde bir arayışta bulunuyoruz hepimiz. Belki bilmezseniz Metin Erksan’ın o muhteşem tiradını: “Sana değil, resmine âşığım.” Bazen böyle oluyor işte insanlara; neye hasret, neye sevgi duysa ya geç kalındığını fark ediyor ya da o kadar erken yaşamın içinde geçmişe hasret kalmayı başarıyor. Yürüdüğümüz yollar, yaşadığımız hayatlar hep birbirinin tekrarı aslında; hepimiz aynı şeylere gülüp ortak acılar içerisinde pişiyoruz. Bu bir intihar mektubu olsaydı, belki geçmişime olan kinimi anlatıp geleceğime olan özlemimi hasretle kucaklamak isterdim. Neyse ki artık geleceğimin geçmişime etki etmeyeceği bir A’raf içerisinde yaşamıma devam ediyorum. Ölüler de sevebilir, fakat en çok ölüler özlenir; insan olarak düşünebildiğinizi hissediyorum. Fakat ölüler sadece insanlar değildir: Hatıralar, sesler, sokaklar, şehirler, bir mezarlığın üzerinde bulunan yazı bile ölüler sınıfındadır. Zihnimin bir nüfusu varsa, insanlıktan çok yaşattıkları üzerine mezarlığa sahibim. Konuyu dağıttığımı biliyorum. Bir şarkı dinliyorum şimdi; ezgisi bana kayıplarımı, hikâyesi sıradanlığı, kendisi geleceği hatırlatıyor. Uzun süredir kaçtığım karanlığımdan çıkmak için kendimle mücadele veremeye başladığımı fark ettim. Bazen kendi içimdeki delinin bana yine bir oyunu gibi geliyor bu durum, fakat bazen de bir hayalin içindeki gerçeklik olması için inanıyorum. Aklımı yitirmeye başladığım günlerden sesimi, nefesimi kaybettiğim günlere kadar ne yaşadıysam bir çırpıda anlatıp tavana astığım ipin nefesimi kesmesini izleyecek kadar yaşamadığımı hissediyorum. Yine ikilemler içerisinde yaşarken, kendime bile yararımın olmadığı zamanlardan güneşin bu fırtınada doğmaya çalışması gibi, çabalarımın bir işe yarayacağını inancı ile sarılıyorum içimdeki deliye. Gökyüzü ne kadar mavi hayalini kurduğum gri günlerden kör birinin hayal ettiği kadar yaşıyorum şu an. Yine konuları kafamda kurmadan yazıyorum aslında; dinlediğim şarkının etkisi de var sanırım. Birkaç hatıranın bende bıraktığı yaşanmışlığın üzerime bir parazit gibi yapışmasını hatırlatıyor, kendimden kaçtığım dönemlerden kendimle kavuştuğum dönemlere geçişimi hatırlatıyor. Bir otobüsün önünde veda ettim kendime. Elimde bir kutu içinde tüm dünyam vardı, oysa hayatım bir kutuya sığmayacak kadar büyüktü. Tüm evren bana ait diye düşünürken bir otobüsün önünde bir kutuya sakladım içimdekileri. Bir gün yararı olmayacağını bildiğim mezarlığımda, kaçıncı kez suladığımı bilmediğim kuru toprağımı yeşertmek istiyorum şimdi; oysa biliyorum, kuruyan toprağın ne suya ne de çiçeğe yararı vardır. İnsanoğlunun yazılan en muhteşem kaderidir bu işte: Ya hayata geç başlarsın ya da erken geldiğini hissedip geçmişi ararsın.

Şarkılar hep güzel, güneş bir sonbahar havasında değil artık. Geç kalınmışlar içimizdeki deliyle birlikte hep var, ya erken gelişler? Ona olan hasretimiz geleceğe olan korkumuzdan mı, yoksa tüm insanlığın ortak yaşamı olan güzel hikâyeler mi?

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.