Deneme 2 dk okuma

Herkesin Bir Hayatı Olmalı

Uzun bir sürenin ardından ilk defa dışarı çıktım. İnsanların arasına karışmayı unutmuşum; kalabalığın sesi bile yabancı geldi kulağıma. Herkesin kendince tanımladığı sosyalleşmenin ne olduğunu düşünürken buldum kendimi. Kimine göre gülmek, kimine göre konuşmak, kimine göre bir masaya oturup bir şeyler içmek… Ama bana göre sosyalleşme çoğu zaman sadece iyi kamufle edilmiş bir yalnızlık hâli. İnsanlar birbirlerine yakın durup içlerindeki boşluğu birkaç saatliğine susturmaya çalışıyorlar, başka bir şey değil. Yeni bir yer keşfettim bugün. Işıkları loş, insanları çok, hikâyeleri birbirinden kopuk bir yer. Kalabalığın içinden geçerken tuhaf bir şekilde yalnızlığımı bastırmayı başardığımı düşündüm. Sanki içimdeki o derin sessizlik bir anlığına geri çekildi, ama biliyordum; dışarı çıktığım anda yine üzerime çullanacak, göğsüme çökecek, nefesimi kesecek. Yalnızlık öyle bir his ki, kısa bir anlığına sustuğunda bile geri döneceği kesin olur. Ben de o anlardan birini yaşadım belki. Uzun bir süre etrafımı izledim. İnsanların yüzlerini, içlerinde sakladıkları yorgunluğu, gözlerinin ucuna sinmiş o kırılganlığı… Birinin kahkahasını duydum, ama kahkahanın içi bomboştu; sadece gürültü, sadece yankı. Başka birinin yüzüne baktım, gözleri bir şey söylemek istiyordu ama dili susmuştu. Sanki herkes konuşuyor ama kimse derdini anlatamıyor; herkes yaşıyor ama kimse yaşamıyor gibi bir duygu yayıldı içime. O an anladım ki, kalabalık insanı iyileştirmiyor, sadece oyalıyor. Her insanın içinde taşıdığı görünmez bir çöküş var. Kimi bunu saklamakta usta, kimi yüzüne yansıtmakta başarısız. Ama hepsi aynı noktada birleşiyor: Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, bir şeyler olmaya uğraşıyor, birilerinin gözüne girmeye veya en azından kendi gözündeki o boşluğu kapatmaya çabalıyor. Ne kadar güçlü görünürse görünsün, herkes biraz kırılmış, biraz eksilmiş, biraz da yıpranmış. Kimse tam değil. Kimse tamamlanmış değil. Belki de hiçbir zaman olmayacağız. Bir süre sonra düşüncelerim yazıya dökülmeye başladı. Her gördüğüm yüz, her duyduğum ses içimde yeni bir cümleye dönüştü. Çünkü yazmak bazen insanın kendini hayatta hissettiği tek an oluyor. Belki de benim için öyleydi; belki uzun zamandır ilk kez kelimeler beni içeriden çekip dışarı çıkardı ve ben de onlara tutundum.

Düşündüm: Herkesin bir hayatı olmalı. Sadece bir akış, bir rutin, bir nefes alışverişi değil… Gerçek bir hayat. İnsan bazen yaşadığını sanıyor ama aslında sadece sürükleniyor. Sanki hayat denen şey, herkesin elinden kayıp giden bir iple aynı; yakalayabilen birkaç kişi dışında çoğu sadece ucundan tutuyormuş gibi. Ama asıl acı olan şu ki, herkesin bir hayata ihtiyacı var, hem de çok fazla. Bir başkasının hayatı da değil, bir rol değil, bir maskenin ardındaki mekân değil… Kendi hayatı. Belki de bugün dışarı çıkmak iyi geldi. Belki de sadece unuttuğum bir gerçeği yüzüme çarptı: Yalnızlık, insanın elinden bırakamadığı bir alışkanlık. Kalabalık ise içindeki boşluğu dolduramayan geçici bir sığınak. Ve ben ikisinin arasında sıkışmış bir yolcu gibi hissediyorum kendimi. Ne tam kalabalığa aitim ne de yalnızlıktan tamamen vazgeçebiliyorum. Ama şunu biliyorum: İnsan kendini ne kadar kandırırsa kandırsın, sonunda hep aynı yere geri dönüyor, kendi içine.

Ve belki de en sert gerçek şu: Herkesin bir hayatı olmalı, evet. Ama herkesin gerçekten bir hayata ihtiyacı var… Kendisine ait, kimsenin dokunamadığı bir hayata.

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.