Kırk Yedinci Saat
Uyumayalı kırk yedi saat oldu. İnsan kırk yedi saat uyanık kalınca zaman artık saatlerle ilerlemiyor; anılarla, eksik cümlelerle, bir zamanlar söylenmiş ama cevabı hiç gelmemiş sözlerle ilerliyor. Gözler kapanmak istiyor ama insanın içindeki bazı kapılar bir türlü kapanmıyor. Belki de bu yüzden Kafka’yı düşünüyorum. Gregor Samsa’yı değil yalnızca; bir sabah uyandığında başka bir şeye dönüşmüş olmanın o korkunç sessizliğini düşünüyorum. Ve içimden durmadan aynı soru geçiyor: Ya Kafka aslında dönüşmek istemediyse?
Belki insan gittiği yerde dönüşmüyordur. Belki çoktan dönüştürüldüğü için gidiyordur. Bir evden, bir şehirden, bir insandan ayrılırken “değiştim” deriz ya; belki değişmek ayrılığın sonucu değildir. Belki ayrılık, çok daha önce içimizde başlayan değişimin son cümlesidir. İnsan bazen kapıyı çekip çıktığı gün gitmez. Çok daha önce gider. Bir sofrada sesi duyulmadığında, bir odada varlığı alışkanlığa dönüştüğünde, sevdiği insanın yanında kendisini anlatmaktan vazgeçtiğinde gider. Bedeni yalnızca geriden gelir.
Gregor’un böceğe dönüştüğü sabahı düşünün. Ya o sabah gerçekleşen şey bir dönüşüm değilse? Ya yalnızca herkesin görebileceği hâle gelen, yıllardır süren bir şeyse? Çünkü Gregor daha böcek olmadan önce de kendi hayatının içinde küçülmüştü. Başkalarının borçlarını taşıyor, başkalarının huzuru için yoruluyor, kendi isteklerini hep başka bir güne erteliyordu. Belki kabuğu o sabah oluşmadı. Belki yıllardır üzerindeydi de kimse bakmak istemedi.
İnsan sevdiği birinin yanında da böyle dönüşebilir. Önce sesini biraz kısarsın. Sonra bazı cümlelerini söylememeye başlarsın. Sonra neye kırıldığını anlatmamayı öğrenirsin. Bir gün aynaya baktığında hâlâ aynı yüzü görürsün ama o yüzün içinde yaşayan insanın nerede kaldığını hatırlayamazsın. Yine de gitmezsin. Çünkü bazen ait olmak, insanın kendisini korumasından daha güçlü bir ihtiyaçtır. Bazen birinin evinde bir hamamböceği gibi yaşamak bile dışarıdaki kimsesizlikten daha sıcak gelir.
Ve belki en acısı şudur: Bunu her zaman bize biri yapmaz. Bazen biz seçeriz. Biraz daha kalmayı, biraz daha küçülmeyi, biraz daha beklemeyi… Yeter ki o kapı bize tamamen kapanmasın diye. Sevildiğimizi sandığımız küçücük bir köşeye razı oluruz. Birinin hayatında yer kaplamamak için kendi hayatımızdan yer eksiltiriz. Sonra buna sadakat deriz, özlem deriz, sevgi deriz. Oysa belki yalnızca gitmeye cesaret edemediğimiz bir odada, kendimize yabancılaşarak yaşamayı öğrenmişizdir.
İnsan birine ait olduğunu ne zaman anlar? Yanındayken mi? Yoksa ondan uzaklaştığında, kendisinden geriye ne kaldığını gördüğünde mi? Belki aidiyet, birlikte geçirilen güzel günlerden çok, o insanın bizde bıraktığı biçimdir. Çünkü bazı insanlar gider ama içimizdeki eşyaların yerini değiştirmiş gibi olurlar. Sonra yıllar geçse de karanlıkta yürürken ayağımız hâlâ onların bıraktığı bir şeye çarpar.
Kırk yedi saattir uyumadığım için mi bilmiyorum, ama gecenin bir yerinden sonra insan özlediği herkesi aynı odada topluyor. Gidenler geliyor. Söyleyemediklerimiz konuşuyor. Sarılamadığımız insanlar tam karşımızda oturuyor. Ve insan o anda şunu fark ediyor: Bazılarını artık geri istemiyoruz belki. Yalnızca onların yanındayken olduğumuz kişiyi özlüyoruz. Sesimizin o zamanki hâlini, bir mesaj geldiğinde yüzümüzde beliren ifadeyi, bir eve döner gibi bir insana dönebildiğimiz günleri…
Belki özlem, bir insanı istemekten çok daha ağır bir şeydir. Çünkü bazen özlediğimiz kişi artık yoktur; hayattadır, nefes alıyordur, aynı gökyüzünün altında bir yerlerde yürüyordur ama bizim bildiğimiz hâliyle yoktur. Biz de onun bildiği hâlimizle yokuzdur. İki yabancı, birbirlerinin geçmişinde hâlâ birbirlerine aitmiş gibi yaşamaya devam eder.
İşte belki dönüşüm tam olarak budur. Bir sabah böcek olarak uyanmak değil. Bir gün, çok sevdiğin birinin seni artık tanımayacağı kadar değişmiş olduğunu fark etmek. Daha kötüsü, onun seni tanıyabilmesi için eski hâline dönmek istemek. İnsan bazen sevildiği biçime geri dönmeye çalışırken kendisini kaybeder.
Şimdi kırk yedinci saatin içindeyim. Uykuyla uyanıklık arasında, geçmişle bugün arasında ince bir yerde. Ve aklımda yalnızca şu kalıyor: Belki gitmek her zaman vazgeçmek değildir. Bazen insan, dönüştürüldüğü şey olarak yaşamaya daha fazla dayanamadığı için gider. Bazen de kalır. Çünkü o küçücük, karanlık odada bile bir zamanlar sevildiğine inanmıştır.
Belki Kafka’nın böceği de kapının arkasında bunu bekliyordu: Birinin odaya girip kabuğuna değil, hâlâ içeride duran insana bakmasını. “Ben seni tanıyorum,” demesini. “Ne hâle geldiğin önemli değil. Buradayım.”
İnsan belki bütün ömrü boyunca bundan fazlasını istemiyor. Dönüşmeden sevilebileceği bir yer. Gittiğinde ardından çağrılacağı, kaldığında yük olmayacağı bir ev. Ve birinin gözlerinde, ne kadar değişirse değişsin, hâlâ kendisi olarak kalabileceği küçücük bir yer.
Ama bazı geceler o yer yoktur. Bazı insanlar dönmez. Bazı kapılar açılmaz. Ve kırk yedi saat uyumamış bir insanın gözleri sonunda kapanmaya yaklaşırken geriye tek bir soru kalır: Birine ait olduğumuzu, onun yanında kendimiz olabildiğimizde mi anlarız; yoksa onun için ne kadar başka bir şeye dönüşebildiğimizi gördüğümüzde mi?
Belki cevap sabah olduğunda değişir. Ama bu gece, özlemek biraz dönüşmeye benziyor. İnsan, geri dönemeyeceği bir yere hâlâ aitmiş gibi kalıyor.
Beğendiyseniz paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.