Deneme 3 dk okuma

Unutmak

Bir insanı unutmak 21 gün sürer demiş Dr. Maxwell. Belki de bunu, yaptığı sayısız gözleme dayanarak söylemiştir. Bir dizide ise “unutmak” kelimesinin “undan” geldiği, yani bir şeyi un ufak ederek yok etmek gerektiği anlatılmıştı. Oysa birini unutmak, bağların gücüyle, 24 saatlik zamanın içine ne kadar hayat sığdırdığınızla ilgilidir. İstediğiniz şehre gidebilirsiniz, istediğiniz yaşam tarzına karar verebilirsiniz… Ama zihninizdeki hiçbir belgeyi silemediğiniz gibi, unutmak istediğiniz hiçbir şeyi de unutamazsınız. Zihin, zamanı geldiğinde iyi olanı da, kötü olanı da nefesiniz daralana kadar yüzünüze çarpar. Ve sonra, farkında bile olmadığınız bir yerde, kendi kararlarınızın içinde ya güler ya da ağlarsınız. Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum. Dinlediğim bir müzik, bana birden çok hatırayı hatırlattığında yazmaya başladım. İçimde biriken bu acının tarifi, her o müziği dinlediğimde yeniden açılıyor. Sanki bende derin yaralar açan, yaşadığım hayat değil de dinlediğim o müzikmiş gibi geliyor. Unutmak istediğim hiçbir şeyi unutamadığım için yok saymayı öğrendim. Ne unutmak için un ufak etmek gerekiyor, ne de 21 gün acı çekmek. Gereken tek şey yok saymak. Bu, yürürken vitrin camında kendine bakmak gibi bir şey aslında: görmek istediğin sürece orada olan bir yansıma… Başarısız hayatımın sonuna daha önce karar verip başaramadım. Bu yüzden, yok saymak benim için muhtemel bir “güzel son” gibi oldu. Zaman, benim için artık sadece tekrar eden bir çember. Her sabah aynı gri gökyüzüne uyanıyor, aynı nefesi içime çekiyorum. İnsanlar “yeni bir gün” derken, ben her defasında dünün küllerinde boğuluyorum. Ne güneş yeni doğuyor benim için ne de gece yeni kararıyor. Her şey, yarım kalmış bir hayatın gölgesinde yaşanıyor. İçimde konuşan bir ses var. Bazen fısıltıyla, bazen çığlıklarla… Bana hatırlatıyor: kim olduğumu, neleri kaybettiğimi, asla sahip olamayacaklarımı. Kaçsam da peşimden geliyor. Şehrin kalabalığında da, gecenin sessizliğinde de hep yanımda. O sesi susturmak için denediğim her yol, sonunda beni daha da karanlığa sürüklüyor. Bir zamanlar unutmaktan çok korkardım. Şimdi ise hatırlamaktan nefret ediyorum. Çünkü hatırlamak, yalnızca beni yok eden o anıları değil; içimde saklı kalmış kırılgan umudu da yüzeye çıkarıyor. Ve umut, en keskin yaradır aslında. Çünkü her seferinde seni biraz daha kandırır, biraz daha bekletir, biraz daha tüketir. Artık anlamış bulunuyorum: İnsan hiçbir şeyi gerçekten unutmaz. Sadece yok saymayı öğrenir. Görmezden gelir, kulaklarını kapatır, kendi kendine yalan söyler. Ama karanlıkta, yalnız kaldığında, tüm yok saydıkların yeniden yanına gelir. Gözlerinin içine bakar ve “Ben buradayım.” der. Belki de asıl sorun unutamamak değil, hatırlamak zorunda olmaktır. Çünkü zihnim, istemediğim her şeyi bana tekrar tekrar oynatıyor; bir film şeridi gibi, defalarca, acımasızca. Ve ben seyretmek zorunda kalıyorum. Kaçış yok. Kurtuluş yok. Şimdi düşünüyorum da, belki de hayatım başından beri bir vitrin camından ibaretti. İçinde olmak istediğim ama hiçbir zaman giremeyeceğim bir sahne… Hep dışarıdan izledim, hep kenarda kaldım. Bana düşen tek rol, seyirci olmaktı. Yok saymak bu yüzden bana bir kurtuluş gibi geliyor. Çünkü yok saydığında acı bile bir süre sonra sesini kaybediyor. Derin bir yarayı sarmak değil bu; sadece kanadığını görmemek. Ama belki de tek çare bu. Sonunda anladım ki, “unutmak” diye bir şey yok. Biz sadece kendimizi kandırıyoruz. Unutmaya çalışırken aslında daha da hatırlıyoruz. İçimizde bir çığlık büyüyor, dışarı çıkmaya cesaret edemediği için bizi içten içe kemiriyor. Ve belki de en karanlık an, o çığlığın bizi sessizce tükettiği an oluyor.

Belki bir gün, bu yük beni tamamen bitirdiğinde, gerçekten sessizliği bulurum. Belki o zaman ne unutmak gerekir ne de yok saymak. Çünkü sessizlik, her şeyin üstünü örten tek hakikat olacak.

Yorumlar

    Yorum yazın

    Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır. Adınız ve yorumunuz herkese açık görünür. IP adresiniz kaydedilmez.